Aşkın Psikolojik Haritası
Aşk, yalnızca bir duygu değil çocuklukta kurulan bağların, bilinçdışının ve insanın kendisiyle ilişkisini yansıtan bir psikolojik süreçtir.
İnsan hayatında en az bir kez aşk duygusuyla karşılaşır. Kimi zaman yoğun bir mutluluk, kimi zaman da içten içe yoran bir belirsizlik olarak yer eder. Yüzyıllardır insan zihnini meşgul eden bu duygu, kalbin en sessiz ama en derin tepkilerinden biri olmuştur. Bir bakışta anlam bulmak, bir sesle sakinleşmek belki de aşkın en sade hâlidir. Şiirlerden romanlara, şarkılardan destanlara kadar sayısız eserde kendine yer bulmasının nedeni de tam olarak budur. Ancak aşk yalnızca edebî bir tema değil, aynı zamanda insan psikolojisinin derinlerine uzanan güçlü bir olgudur.
Aşk, kalp atışlarımızı hızlandıran, ellerimizi titreten bir his olduğu kadar; geçmişten taşıdığımız duygusal izleri de açığa çıkaran bir süreçtir. İnsan sevdiğinde bazen kendine daha çok yaklaşır, bazen ise geri çekilme ihtiyacı hisseder. Bu çelişkinin kaynağı çoğu zaman çocukluk döneminde kurulan ilk bağlarda gizlidir. Sevme biçimimiz, sevildiğimiz hâlin bir devamı gibidir. Freud’un da ifade ettiği gibi, aşk aslında geçmişte yaşanan duygusal deneyimlerin bugüne yansıyan bir devamıdır.
Psikolojiye göre aşk, sadece romantik bir duygu değil; aynı zamanda bir bağlanma biçimidir. John Bowlby’nin bağlanma kuramı, bireyin çocuklukta bakım veren kişiyle kurduğu ilişkinin, yetişkinlikteki duygusal ilişkilerini büyük ölçüde şekillendirdiğini söyler. Güvenli bağlanma geliştiren bireyler, çocukluklarında sevgiye ulaşmakta zorlanmamış kişilerdir. Bu yüzden aşk onlar için kaygı verici değil, paylaşım temelli bir yakınlıktır. Sevgi vermek onları yormaz; aksine iki kişi arasında sağlam bir bağ kurmanın verdiği huzuru hissettirir. Bu bireylerin ilişkileri çoğunlukla daha dengeli ve uzun soluklu olur.
Kaygılı bağlanan bireylerde ise aşk daha karmaşık bir hâl alır. Sevgi, sürekli olarak doğrulanması gereken bir duyguya dönüşür. Sevilmek yetmez; bunun sık sık kanıtlanması gerekir. Aksi durumda terk edilme korkusu hızla devreye girer. Bu durum genellikle çocuklukta tutarsız ilgiyle büyümüş bireylerde görülür. Freud’un bilinçdışı kavramında olduğu gibi, bu kişiler farkında olmadan geçmişte eksik kalan duyguları bugünkü ilişkilerinde tamamlamaya çalışırlar.
Kaçıngan bağlanma stiline sahip bireyler ise aşkı daha çok bir tehdit olarak algılar. Yakınlık, onlar için güvenli değil boğucu bir alandır. Çocukluk döneminde yeterince duygusal temas kuramamış olmaları, sevgiye karşı mesafeli bir duruş geliştirmelerine neden olur. Jung’un “gölge” kavramında olduğu gibi, bu bireyler kendi kırılgan yanlarıyla yüzleşmekten kaçınır. Sevilmeyi isterler ama bu sevginin onları inciteceğinden korkarlar. Bu yüzden duygularını kontrollü tutmayı tercih ederler.
Tüm bu bağlanma biçimleri, insanın iç dünyasında çizilmiş bir yol haritası gibidir. Aşk sadece iki insan arasında yaşanan bir duygu değil; kişinin kendisiyle kurduğu en derin ilişkilerden biridir. Freud, Jung ve Yalom’un yaklaşımları bize şunu gösterir: Aşk, insan ruhunun hem geçmişini hem de bugününü yansıtan bir aynadır. Birini severken aslında biraz da kendimizi anlamaya, onarmaya çalışırız. Kimi bu süreçte huzur bulur, kimi eski yaralarıyla yüzleşir. Ama her hâlükârda aşk, insan olmanın en doğal ve en dürüst hâllerinden biridir.
Çünkü aşk, bir insana bakıp “Seni anlıyorum” diyebilmenin en insani yoludur.