Bir Kitap Karakteri Gibi Yaşamak: Edilgenlik mi, Özgürlük mü?
Kitap karakterlerini içselleştirmek üzerine bir metin.
Edebiyatın en büyüleyici yanı, okuru yalnızca bir hikâyenin tanığı kılmaması, aynı zamanda onun içine çağırmasıdır. Her güçlü karakter, okurun zihninde bir gölge değil, birer yaşam olasılığı olarak belirir. Anna Karenina’nın bakışında kaybolan, Raskolnikov’un vicdan azabında kendi çelişkilerini bulan, Gregor Samsa’nın dönüşümünde kendi yabancılığını tanıyan okur… Hepsi, aslında başka bir hayatın içine adım atmanın deneyimidir. Peki, bir kitap karakteri gibi yaşamak ne anlama gelir? Bu, edilgenliğin mi göstergesidir, yoksa özgürlüğün mü?
Karakterlerle özdeşmek, insanın kendi hayatının sınırlarını aşabilmesi için bir imkân yaratır. Kendi gerçekliğinde mümkün olmayanı, bir başkasının hikâyesi aracılığıyla deneyimler. Bu anlamda edebiyat, varoluşu çoğaltır. Bir insanın tek bir hayatı vardır; fakat romanlar aracılığıyla yüzlerce, binlerce hayat yaşanabilir. Bu deneyim, özgürlüğün en rafine biçimlerinden biri değil midir? Çünkü özgürlük yalnızca eylemde değil, hayal gücünde de gerçekleşir.
Öte yandan, karakterlerle özdeşmenin edilgen bir yönü de vardır. Okur, kendi hayatının öznesi olmaktan bir süreliğine çekilir ve bir başkasının yazgısına teslim olur. Bu teslimiyet, varoluşu derinleştirebilir; fakat aynı zamanda bireyin kendi yaşam sorumluluğunu ertelemesine de yol açabilir. Sürekli başkalarının hikâyelerinde yaşayan, kendi hikâyesini kurmakta gecikebilir. Bir karakterin acısını, aşkını ya da yenilgisini içselleştirmek, bazen kendi yaşantısının yükünü taşımaktan kaçmanın bir biçimine dönüşür. Edebiyatın gücü, işte bu ikiliğin içinde yatar: Hem edilgenlik hem özgürlük… İnsan bir roman okurken, bir başkasının gözlerinden dünyaya bakar; ama tam da o an, kendi bakışını yeniden kurmayı öğrenir. Edilgenlik, geçici bir teslimiyet olarak kalır; özgürlük ise o teslimiyetten doğar. Çünkü karakterle özdeşmek, okuru düşünmeye, sorgulamaya ve kendi benliğini yeniden tanımlamaya zorlar.
Bir kitap karakteri gibi yaşamak, belki de hayatın tekdüzeliğine meydan okumanın en estetik yoludur. Karakterler, insana kendi içsel labirentlerinin aynasını tutar. Örneğin Hamlet’in kararsızlığı, yalnızca bir edebi motif değil; insanlığın karar verme sancılarının simgesidir. Ya da Don Kişot’un hayaliyle gerçeği karıştırması, modern insanın hakikat arayışının ironik bir yansımasıdır. Bu karakterlerle özdeşmek, aslında kendi hayatımızdaki kararsızlıkları ve hayallerin peşinden gitme cesaretini yeniden düşünmemizi sağlar.
Edebiyatın bizi etkilediği yollar, tam da burada belirginleşir: Okur, kendi sınırlarının farkına varır, kendi karanlığını ve ışığını tanır. Karakterlerle özdeşmek, edilgenlik gibi görünse de, insanı daha derin bir özgürlüğe hazırlar. Çünkü insan ancak başkalarının hikâyeleriyle karşılaşarak kendi hikâyesini anlamlandırabilir.
Sonuçta sorunun cevabı belki de ikiliği aşmaktadır. Bir kitap karakteri gibi yaşamak, ne sadece edilgenliktir ne de yalnızca özgürlük. O, insanın varoluşunu genişleten bir deneyimdir. İnsanı kendi hayatına geri döndüğünde daha farklı, daha derin ve daha özgür kılar. Çünkü edebiyatın büyüsü, yalnızca dünyayı anlatmak değil, dünyayı dönüştürmektir. Ve bazen bir karakterle özdeşmek, kendi hayatımızı yeniden yazmanın ilk adımıdır.