Çalınan Saadet

Kim bilir belki de çalınan saadet, içimizde bir yerlerde yeniden bulunmak için sessizce bekliyordur?

‘‘Hırsızlık; para, mal mı çalmaktır? Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?’’

Hukuki anlamda hırsızlık, bir başkasına ait malı kişinin izni ve rızası olmadan almak anlamına gelir. Peki ya Victor Hugo’nun “Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?” şiirinde dediği gibi saadet çalmak da bir çeşit hırsızlık mıdır? Bu durum maddi bir kaybın yanı sıra manevi bir eksilmeye de sebep olur mu?

Saadet kavramı TDK’ye göre, mutluluk demektir. Mutluluk ise, bireyin kendini tatmin ve huzurlu hissettiği iyi oluş halidir. Bu hal çoğu zaman dış faktörlerden bağımsızdır. Eğer sanıldığı gibi para ya da başarı mutluluk getirecek olsaydı milyarderler ve dahiler en mutlu insanlar olurdu. 

Mutluluğun bir diğerinde nasıl karşılık bulduğu sorusu bir muammadır. Kimisi için haz ve keyif odaklı bir hayat demek iken; kimine göre amaç ve hedefler mutuluğun kaynağıdır. Fakat ortak olan şey insanın bu yolda kazandıkları kadar vazgeçtikleri ya da feda ettiklerinin olmasıdır.

Bu noktada gözle görünen somut bir kayıptan söz edilmediği için teknik olarak saadet ‘‘çalınamaz’’. O halde insanın her geçen gün olduğu kişiden daha da uzaklaşmasına ve eksilmesine sebep olan bu şeye ne ad vermeli? 

Ötekine güveni bir tehdit olarak algılayan, geleceğe daha az umutla bakan, ağlamaktan korktuğundan daha az gülen kişi; günün sonunda saadeti çalınan kişinin ta kendisidir. Sevilmek için feda edilen tüm kaynaklar, kendinden verircesine yapılan fedakarlıklar, halı altına süpürülen tüm zorluk ve zorlantılar; çalınan saadetin soyut birer delilidir. 

Peki bu saadeti kim çalıyor ve neden?

Bireyin olduğu kişi ile olmak istediği kişi arasındaki makasın açılmasına sebep olan bu durumun birçok sebebi vardır. En başta kendisi olmak üzere, toplumsal baskı ve beklentiler bu saadetin çalınmasında büyük rol oynar. 

Değersiz hissettirmek, güven kırmak çalınan saadetin bir göstergesi iken; kendini sürekli ötekiyle kıyaslayan ve geçmişte yaşayan kişi, mutluluğu bilerek veyahut bilmeyerek kendisinden çalmaktadır. Oysa saadet ne dünde saklıdır ne de bir diğerinin hayatında. 

Bir başka engel ise; ideal benliğin güzellik, başarı veya güç gibi gerçekçi olmayan beklentileridir. Kişiyi ‘mükemmellik’ adı altında değersiz ve yetersiz hissettiren bu durum, sahip olduklarını göremeyen ve hep eksik olana odaklanan biri haline dönüştürür. 

Bu noktada aslında saadeti çalan bir ‘hırsız’ değil; kişinin yine kendi iç sesi ve zihin dünyasıdır. Yargılayan, eleştiren, kıyaslayan iç ses… Elbette onu tamamen susturmak mümkün değildir. Asıl mesele bu ses ile kurduğumuz ilişkiyi değiştirmek ve dönüştürmektir. 

Eğer bu dönüşüme cesaret etmezsek, kendi saadetini çalan kişiye dönüşürüz. Oldukça sancılı ve zorlu olmasına rağmen bunu başaran kişi, kaybolan saadetler yerine yeni mutluluklar inşa edebilecek gücü kendinde bulacaktır. Kim bilir belki de çalınan saadet, içimizde bir yerlerde yeniden bulunmak için sessizce bekliyordur?